| | Üretsiz Blog oluştur

Öteki'nin Adı Ne ?

‘Bir insanı diline bağlayan göbek bağını koparmaya çalışmak kadar tehlikeli bir şey yoktur. Koparıldığı ya da ağır biçimde zedelendiğinde bu bir felaket halinde bütün bir kişilikte yankılanıyor.’’  

Amin Maalouf *

 Adın ne? Gündelik hayat içerisinde iki insanın iletişime geçmesinin, tanışmasının ilk adımı ilk cümlesi, anadilinden başka bir dil öğrenmeye başladığında kişiye öğretilen ilk tümce, kendini tanıtma eylemi. Öyle bir tümce ki gayet normal ve sıradan bir soru aslında, önemli olan sorudaki sıradanlığın ötesinde soruya karşıt gelen cevaplar. Bu yazı, ‘Adın ne’ sorusunun muhatabı olan insanların belli bir coğrafyada yaşamaları ve yaşadıkları yerde maruz kaldıkları insan hakları ihlalini konu edinmiştir. İnsanların en doğal hakları olan isimlerinin belirlenmesinde karşılaştıkları sorunları irdelemek böyle basit ve sıradan görünen fakat iletişimin mihenk taşı olan bir sorunun muhatabı olan insanların yaşadıkları yerlerde karşılaştıkları sorunları görebilmek ve yok sayılmanın yarattığı ötekilik duygusunu anlayabilmek çabasıdır. 

 

ÖTEKİNDEN DE ÖTEKİ

 

İnsanlık tarihine baktığımızda, insanı öteki canlılardan farklı kılan özelliğinin aklı sayesinde sahip olduğu farklılığının onu doğaya hâkim kıldığını görürüz. Özne, nesne diyalektiğinde insan kendisini merkezi bir konuma yerleştirince doğayı da yaşadığı çevreye hükmetme bağlamında öteki konumuna yerleştirdi, bu duruma tamamıyla hakim olunca da kendisine başka ötekiler bulma istenciyle çevresinde olan insanları ötekileştirmeye başladı. İnsan, doğası gereği güçlü olma ve sürekli olarak kendisine bir anlam yükleme mücadelesi verdi. Bütün bunları yaparken toplumu yarattı. İnşa ettiği toplumsal yapının kendi içerisinde yaratmış olduğu toplumsal eşitsizliği meşrulaştırma mücadelesi verdi.

 

İnsan; siyah beyaz, zengin fakir, soylu soysuz diyerek ayırım yaptı alttakiler ve üsttekiler dedi, buda yetmedi kadın dedi erkek dedi. Her şeye bir ayrım getirdi kimse eşit olamazdı bu insanın tabiatına aykırıydı. Bir zencinin bir beyaz kadar akıllı olması söz konusu değildi, bir Müslüman bir Hıristiyan kadar demokrasiyi savunamazdı, bir kadın elinin hamuruyla erkek işine karışamazdı. Ötekiler o kadar çoktu ki herkesin bir ötekisi olması gerekliliği insanın güç istenciyle örtüştü. Ötekileştirme bir tarihsel silsile gibi devam etti, ta ki Anadolu da şimdiki haliyle vücut bulup cisimleşinceye kadar. Bu kez halklar ötekileşti, yüz yıllarca birlikte yaşamışsan bile ne önemi vardı. Benim kendimi devam ettire bilmem için ötekine ihtiyacım vardı ve sen benim ötekim oldun. 

 

Bütün bu ötekileştirmelerle birlikte geleneksel toplum yapısının hâkim olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde anadil ve cinsiyetçilik sorunu ile birlikte eşitsizlikler daha da belirginleşti ve durum daha da vahim bir hal aldı.

 

_____________________________________

* Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler,2002,yky;s,109

 

HAYAT OYUNU

 

Her insanın kendi anadilinde bir isim kullanma hakkı vardır; bu en doğal insan hakkıdır. Ancak Anadolu da, bu hakkın ne denli görmezden gelindiği gerçeği; yüzümüzü güneşin doğduğu yöne çevirdiğimizde, aydınlık şöyle dursun Doğunun karanlıkta olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Bu ülkede insanın sahip olduğu aidiyetlerinden biri olan dilinden yoksun bırakılması gerçeği, geçmişten gelerek günümüze kadar devam eden uygulamalarla doludur. Doğu ve Güneydoğu Anadolu da yaşamak etnik köken olarak da farklı olmak, üstüne üstlük bir de kadın olmak durumu çok daha vahim bir hale sokmaktadır, traji komik bir yaşam oyununun içine dâhil olmaktadır insanlar. Bir hayat oyunu ki türü dram ya da komedi, isterseniz yazının sonun da buna siz karar verin.

            

Şimdi birkaç kelime ile başlayalım; ‘‘portakal, gazete, fabrika, sedye, mekân, giysi, sabah, elma, etyemez ’’ sıraladığım bu kelimeler ne diye sorsam her bir okuyucunun cevabı birbirine yakın anlamları olan kelimeler olarak karşımıza çıkar, anlamlarını açık ve net olarak söylersiniz, ancak size karşıt olarak bende, verdiğiniz cevapların ötesinde bilinen anlamlarının dışın da bir anlamda kullanıldıklarını söylesem örneğin ‘portakal’ sadece bir meyve ismi değil bir insan ve bir kadın ismi desem yüzünüzde hafif bir gülümseme ile olabilir dersiniz.  Neden olmasın gerçektende olabilir, bir anne ve bir baba çocuğuna ‘portakal’ diye isim verebilir, ‘gazete’ diye de isim verebilir, çocuğuna ‘fabrika’ da diyebilir; kişilerin inisiyatifine bırakılmışsa şayet,  çocuğuna istediği ismi verebilir. Nede olsa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin maddeleri bize bu hakları sunuyor**. Öyle ise isteyen her insan yeni doğmuş bebeğine bir birey olarak onun tanımlanmasını sağlayacak olan adı özgürce bırakma hakkına sahiptir bu en doğal insan hakkıdır.

 

KAYIP KİMLİKLER

 

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 2. Maddesine göre; ‘‘ Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslar arası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.’’ Türkiye Cumhuriyeti, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini 1949 yılında imzaladı. Ancak beyanname şartlarının belli kesimler üzerindeki uygulamalarına baktığımızda sadece kâğıt üzerinde atılmış bir imzayla sınırlı kalındığını görüyoruz. Bir anne çocuğuna istediği ismi bile bırakamıyorsa insan hakkından söz edile bilinir mi?

 

Etnik bir halkın yok sayıldığı bir dönemden geçmiş olan Kürt halkı tamda böyle bir insan hakkı ihlaliyle karşı karşıya kalmıştır, öyle bir hak ihlali ki yıllarca yok sayılmış bir halk ne ismiyle ne de diliyle var olabilmiştir. Modern dönem sömürgeciliğinin bir halkı yok sayma ve inkâr politikaları bugün ülkeyi bir çıkmaza getirmiştir. Geçmişteki yanlış politik uygulamalar iki halkı karşı karşıya getirmiş ve yaşanan onca acı ülkeye bir katkı sağlamadığı gibi Doğu- Batı ayrımı ve ötekileştirme, tabiri caizse ülkeyi neredeyse ikiye bölmüştür.

           

Kürt dilinde çocuğuna isim verme hakkı her Kürdün hakkıdır, tıpkı bir Türkün çocuğuna kendi dilinde isim verme hakkı gibi. Kendi dilinde isim verme ihlali ile yüz yüze kalınca ve de böyle bir ortamda insanlarda isimsiz ve kimliksiz olarak bir toplumda var olamayacaklarına göre yeni çözümler üretmek kaçınılmaz olmaktadır. Bir yasağın ardından

 

__________________________________

**İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 2.Madde

 

Kürtler, Türkçede nesne olan şeyleri isim olarak kullanmak zorunda bırakıldı. Anlamlarını bilerek veya bilmeyerek kızına ‘fabrika’ diyebildi bir Kürt baba. Pes diyebilirmiyiz Asimilasyonun bu kadarına ve bir insan hakkı ihlaline pes diyebilirmiyiz?

 

Bir halka sen aslında yoksun demek ve bizim seni varsaydığımız ölçüde var olabilmen için yani ‘kart kurt’ kelimelerinden hareketle dağlı Türkler olduğunuzu size göstermek için çok ama çok çaba sarf ettik. Bu denli bir çaba ülkenin gelişmesi için sarf edilmiş olunsaydı şayet, gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşıla bilinirdi. Bir bölgeye yönelmek ve bir kaos ortamı yaratmakla sadece Doğu Anadolu değil Batı Anadolu da bu olumsuzluklardan nasibini aldı. Halkın büyük bir çoğunluğunun işsiz olması ve eğitim seviyesinin dünya ülkeleriyle karşılaştırıldığında ne durumda olduğunu istatistikler göstermektedir. Kürtçe’nin olmadığını yıllarca savunan yönetici seçkin kesimin, yasa koyucularının sansürleriyle birlikte tabana yansıyan uygulamalar, çocuğuna Kürtçe isim veremezsin ‘‘yasak’’ diyen nüfus memurları ve önerileri, çocuğuna Welat, Jiyan, Berfin, Rojbin, demek isteyen anne ve babalara karşın çocuklara verilecek isimleri belirlerler. Çünkü seni bir kimlik olarak yok saymış bir zihniyet senin istediğin ismi çocuğuna vermez senin böyle bir hakkı talep etmen söz konusu dahi edilemez.

 

Cinsiyet temelinde değerlendirirsek, kadın olmak kişiyi farklı kılmıyor zaten, varlığıyla ve bedeniyle toplum içerisindeki konumuyla, yeri belirlenmiş olan öteki; yok sayılmanın da ötesini yaşıyor. Erkek tarafından kadına atfedilen rol çok kolay benimseniyor ve karşı cinsin buyruğu altında yaşamayı kendisine bir görev biliyor. Bu görevi o kadar iyi yerine getiriyor ki bu kadar sadık bir köle az bulunur. Böyle bir ortamda yetişen kadın için ezilmişliğin ve aşağılanmanın bir diğer adı egemenlerin desteğiyle, doğduğunda ona verilen isim oluyor. Kişi erkek çocuğuna ‘Siyabend’ diyemiyorsa, İslam dini onun kurtarıcısı olarak çocuğuna Mustafa veya Mehmet demesini kolaylaştırıyor, ancak ötekinden de öteki olan bir kadın olarak dünyaya gelmişse, bir de bu bölgede doğmuşsa sırf bu yüzden bir insan olarak, bir kadın olarak hakları çok daha kolay ihlal ediliyor ve işte bu nedenle de kadına verilen isimlerle, aslında kadın isimsizleştiriliyor.

 

Bütün bu sorunlarla beraber eğitim haklarının yıllarca ihmal edildiği bir bölgede kendi kendini savunamayan bir insanlar diyarında hak aramak söz konusu edilmez. Bu ülkede yaşıyorsan, bu ülkenin kurallarına uymak zorundasındır (ya sev ya terk et). Böyle olunca da, bu ülkenin bir nevi kamu malı olan çocuğunun adını da iktidardaki egemenler belirler. Sen çocuğumun adı ‘Berfin’ olsun diye ısrar etsen de karşıdaki ‘Ayşe’ olsun diye ısrar eder. Kişi anlamını bildiği ismi çocuğuna veremiyorsa o zaman bilmediği bir dildeki nesne isimleri ona hoş bir tını olarak gelir ve çocuğuna ‘sedye, mekân, etyemez, fabrika’ der. Nedense bu durum yadırganmaz ve kimliğe isim olarak işlenir nede olsa Türkçeye uygundur ve herhangi bir sakıncası yoktur.

 

Oyunun türüne ne derseniz deyin sonuçta bu yaşanmış gerçeklikler sahnelenmeye devam ettiği sürece; Sahnede, birileri birilerine hükmedecek insanlığının güç hırsıyla ve kendini var etme adına yok sayacak başka insanları ve yalancıktan demokrasinin en ateşli savunuculuğunu yaparak bizler ve ötekiler kardeşiz diyecek ve  Kürt çocuklarına ‘‘tabak çanak’’ isimleri vermeye devam edecek birileri.

 

Daha insanca, daha özgürce ve daha kardeşçe yaşamak için 59 yıl önce imza attığımız, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 1.Maddesine bakmak yeterli; ‘‘Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.’’

 

http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=496&makale=Öteki'nin Adı Ne?

Federasyon Önerisi: Aynı Evde Farklı Odalarda

 

 
Yaşanan kanlı savaşın sona ermesi adına bilhassa BDP temsilcilerinin sık sık dillendirdiği Federasyon ya da demokratik özerklik tartışması geçen ayın Birikim’inde Tanıl Bora tarafından ele alınmıştı.[i] Genel hatlarıyla yazı önerinin içeriğini ya da bağlamını fazlaca irdelemeden yaşanan tartışmaların üzerine niyet beyan ediyor ve eğer gözden kaçırmadıysam federasyonu da konuşur olduk, iyi de oldu düşüncesi  ile bitiyordu. Ben yazının, Kürt sorununun çözümünü gönülden isteyen ve çözümün yolu federasyonsa bunu da rahatlıkla tartışabilecek bir anlayışla yazıldığını düşünüyorum. Dolayısı ile bu yazıda belirteceğim hususların ancak bir dost eleştirisi olarak yorumlanması ve Kürt sorunun çözümünde önemli bir moment olan federasyon önerisinin doğru zemine oturtulup tartışılmasına katkı sunmaya çalıştığımın atlanmaması temennimdir.

Yazıdan cımbızlamak istediğim ve siyaset felsefesinde önemli yer tutan bir kavram var. Bağlamından kopardığım düşünülebilir ancak yine de yazarın zihin dünyasının hangi kaynaklardan beslendiği konusunda bizlere fikir sağlayacağını düşündüğüm için bu riski göze alacağım. Yazar Kürt Özgürlük Hareketi’nin yasal alandaki en başat temsilcisi olan BDP’yi ve ‘özerklik talebinin yerinden yönetim ilkelerine bağlanması çabasını’ eleştirirken araçsal-faydacı rasyonalite kavramını kullanıyor. ‘Geçerken değinelim’ biçiminde yapılmış olan bu eleştirinin köklerinin daha geniş bir zemine oturtulduğunu düşünebiliriz elbette. Bu zeminin tarihsel muhtevası ise ‘yabancılaşmamış’ bir siyasallaşma talebine sahip olan yerelci / anarko geleneğin, Tanıl Bora tarafından ‘itirazım yok’ düzeyinde savunulmasında karşımıza çıkıyor.

Rudolf Rocker’ın serbest şehirler çağı olarak tariflediği dönemin ve daha eskisinde antik Yunan demokrasisinin barındırdıkları, özerklik ve ‘özyönetim’ içeriklerinden dolayı savunulan birer olgu olması, tüm bu dönemlerin bir tartışmasını gerektirmekle beraber Tanıl Bora’nın Rudolf Rocker aracılığı ile gündeme getirdiği bu tarihi ‘özerkliklerin’ yazıda önemlice bir özelliğinin atlandığını düşünüyorum. Bugünün ileri demokrasisi sayılacak Avrupa demokrasisinin, bahsi geçen özerk şehirler döneminde temellerinin atıldığını ve Avrupa demokrasisinin Habermas’ın araçsal akıl- iletişimsel akıl karşıtlığından ziyade Carl Shmitt’in biz-onlar ayrımından temel itkisini aldığını düşünmekteyim. Bu noktada Avrupa demokrasisinin gelişiminde karşısındakine ‘tahammül etme’ anlayışının hakim olduğu, ve dolayısı ile ‘araçsal-faydacı yaklaşıyorlar’ gibi eleştirilerin, olaylara sanki iletişimsel yaklaşmak mümkünmüşcesine ortaya atıldığında, desteksiz kalacağı kanaatindeyim. Bu noktalardan dolayı Kürt sorununa ele alırken, ‘araçsal-faydacı yaklaşıyorlar’ eleştirisini doğru ya da yanlış bulmaktan ziyade geçersiz bulduğumu belirtmek isterim.

Avrupa demokrasisi üzerinden konuyu biraz açmaya çalışalım. İrili ufaklı, kendi içerisinde siyasal bütünlük oluşturan yerellerin, Ortaçağ boyunca sürekli olarak husumet halinde bulundukları Avrupa, Standestaat döneminde dahi sürmekte olan çatışmaları sonlandırabilmeyi başarmış olmasından dolayı ‘ileri’ bir demokrasi geliştirmiştir diyebiliriz. Bu uzlaşmanın öncülleri, feodal ve vassalları arasındaki sözleşme örneklerinde de görüleceği üzere birbirini tanıma ve karşılıklı olarak sorunlar yaşamanın kimseye faydası olamayacağını kabul etme olgunluğuna dayanmaktadır. Yani Avrupa demokrasisi çatışma halinde geçen dönemi bir anlamda yorulması sebebi ile, kimi yerel iktidar odaklarının yok edilemeyeceklerini kabul ederek aşmıştır. Bu elbette doğrusal bir süreç değildir, merkezi denemelerden sonra dahi bugün bahsi geçen yerel odaklar İspanya’da, İngiltere’de, İtalya’da v.b olduğu üzere kendilerini var etmektedirler.

Buradan hareketle Avrupa demokrasisinin bugünkü krizi (mesela İslami ögelerle yaşadığı sorunlar) denilebilir ki Avrupalılar’ın evrensel bir uzlaşma kültürü varmışcasına haraket etmesinden kaynaklanmaktadır. Halbu ki var olan bir evrensel olgu söz konusuysa o da evrensel çatışma kültürüdür. Bu anlamda Avrupa demokrasisinin teorik savunusunu oluşturma derdi ile hareket ettiğini düşündüğüm Habermas’ın iletişimsel eylem kuramı temel hatalar barındırmaktadır. Tanıl Bora’nın Habermas’ın uzun uzun açımladığı araçsal- faydacı kavramını kullanarak eleştirdiği Kürt hareketi ise araçsal-faydacı olmaktan ziyade çatışmanın bir tarafı olarak yerel özerkliğini, dolayısı ile yok edilemez olduğunun artık anlaşılmasını talep etmektedir.

Bühler’in organon modelini yetersizlikle eleştiren Habermas, kendi çıkarı çerçevesinde hareket eden rasyonel birey yaklaşımının terk edilip yerine ancak katılımla ortaya çıkabilecek, uzlaşı hedefli eylem kavramının yerleştirilmesini istemektedir ancak ‘evrensel geçerlilik iddiaları’ üzerine temellendirdiği bu yaklaşımın Bühler’in tariflediği dil modelini ne derece aştığı ya da ondan hangi ölçüde farklılaştığı açıkcası belirgin değildir[ii]. Yani insanlığın evrensel olarak aslında uzlaşmaya dönük hareket etmesi gerektiği önermesi iddia düzeyinde kalmaktadır. Dolayısı ile araçsal-faydacı olduğu farz edilen Kürt Özgürlük hareketinin hangi temel saiklerle araçsal-faydacı olduğu açıklanmalıdır. Çünkü yerinden yönetim ilkesi, tarafların, özellikle Kürtler’in hafızaları yokmuşcasına uzlaşma arayışı ile ele alınabilecek bir konu değildir. Eger ki yerinden yönetim ilkesinin ele alınış tarzından ziyade özerklik talebine odaklanılırsa ‘yerinden yönetim ilkesine faydacı yaklaşıyorlar’ eleştirisi yerine ortaya atılan herhangi bir ilkenin ‘iyi ya da kötü ama yine de’ bir şekilde kullanılmasının altında yatan temel neden ortaya çıkacaktır.

Yani Kürt Özgürlük Hareketinin ve T.C devletinin savaşı sonlandırması tarafların ilkelere araçsal-faydacı yaklaşmak yerine iletişimsel yaklaşmaları sayesinde sağlanabilecek bir şey değildir. Tıpkı hukuk felsefesi tartışmalarında olduğu gibi ‘uzlaşı arayışındaki bir müzakere’ ya da ‘iletişimsel olarak hareket eden taraflar’ gibi tasarımlar, Rawls’ın ‘cehalet peçesi’ kurmacası kadar hipotetiktir. Ne Kürt Özgürlük Hareketi ne T.C, ilkelere tüm geçmiş yokmuşcasına herşeyi silerek ve de müzakere öncesinde herhangi bir karar almadan, kendi amaçlarını belirlemeden yaklaşamazlar. Çünkü sadece yaşanan uzun kirli savaş değil tarihin tamamı bunu engellemektedir.

Bu engellemenin nasıl bir engelleme olduğu Mouffe’nin Wittgenstein üzerinden geliştirdiği –bana kalırsa bir yerden sonra tıkandığı- çalışmalarında rahatlıkla okunabilmektedir.   Kürt özgürlük hareketi ve T.C birbileri için Shimitt’ci anlamıyla ‘onlar’ pozisyonundadır. Bu ‘Onlar’ pozisyonu çokca tartışıldığı üzere ‘Biz’ oluşumunun tetikleyicisidir. Yani yukarıya dönecek olursak olası bir demokrasinin temel dinamiği uzlaşma arayışındaki safiyane gruplar/bireyler değil aksine karşıtlıkları ile birbirini var eden ‘biz’ ve ‘onlardır’. Bu noktada Mouffe’nin P. Anderson’dan aktardığı üzere siyaset sahnesinin uzlaşmalar için mi yoksa çatışmalar için mi bir zemin olduğu sorunsalı tartışmaya en genel çerçeveyi oluşturmalıdır.[iii] Kürt sorunu konusunda bugünün ‘biz’ ve ‘onları’ yani Kürtler ve T.C elitleri, ancak bu soruya verilecek yanıttan haraket edilerek doğru analiz edilebilir. ‘Biz ve ‘onlar’ siyaset alanında karşı karşıya gelmezden evvel oluşan yaşam biçimleri, karşı karşıya gelen ‘biz’ ve ‘onların’ nesnel zeminidir. Son kertede farklı eyleme şekillerine dayanan Wittgensteincı yaşam biçimlerinin[iv] etkleşimindeki sağlıksızlık sebebi ile Kürt meselesinde son otuz senede bu iki farklı öbek maalesef Mouffe’nin meşru hasımlık olarak ele aldığı kategoriyi aşmış ve antogonizma, adıyla söyleyecek olursak gerilla savaşı biçimine bürünmüştür.

Bu noktada barış, tekrar vurgulamak istediğim üzere yerellik ilkesine olan yaklaşımların eleştirilmesinden çok daha farklı ele alışları gerektirmektedir. Çünkü farklı yaşam biçimleri söz konusuysa ve bu yaşam biçimleri birbirleri karşısında ‘biz’ ve ‘onlar’ boyutundaysa ve yıpratıcı bir silahlı mücadele eversindelerse, yapılması gereken çeşitli ilkelere yaklaşımı yermek değil taraflara yaklaşımı değiştirmektir. Ancak tarafların gerçek bir tarifi yol yordam tartışmalarından sıyrılmamızı sağlayacaktır.

Üstü Örtülü Kabûl:

Otuz senedir süren savaş ve savaşın neden olduğu yıpratıcı yaşam koşulları, ne Kürt Özgürlük Hareketini ne de T.C yi mutlak bir zafere taşımakta. Burada altı çizilmesi gereken husus bu savaşın kendisinin, olağan üstü hal uygulamalarının ya da DTP’nin var oluşunun zaten de facto olarak Kürt’lerin yoğun olarak yaşadığı bölgenin farklı bir iktidar odağı olduğunun örtülü kabülünü simgelemesidir. Halihazırda savaşın etkisini yaşamayan vatandaşlar olmadığını varsayarsak, zaten kimse memlekette tek bir iktidar merkezi olduğunu ekonomik, politik, sosyal vb. aktivitelerinde kabul etmemektedir. Dolayısı ile barış için söylenen şarkılar her ne kadar hepimiz kardeşiz, yok ayrımız gayrımız dese de kardeşler birbirlerinin iktidar alanlarını örtülü olarak kabul etmektedirler. Bu durumun akla ilk gelen göstergeleri DTP’nin bir türlü Türkiye partisine dönüşememesi ya da Kürt sorununa duyarlı sosyalistlerin birçok farklı faktörün de etkisiyle sosyalistler arasında dahi ancak zayıf bir damarı temsil etmesidir. MHP ve CHP’nin Kürt iktidar alanında tabela partisi düzeyinde bulunması zaten bilinen bir durumdur. Bu örtülü kabulleniş karşı tarafın gerçek bir kabullenişine döndüğü taktirde sorunun çözümü doğrultusunda yol alınabilir. Bu açıdan federasyon tartışması derinleştirilmelidir. Çünkü bu öneri tarafların birbirini gerçekten kabul etmesi ihtimalini içermektedir.        

Tüm bu aktarımlar ışığında sormamız gereken soruyu değiştirmekte fayda görüyorum. Mesele ‘federasyon tartışması faydalı olur mu olmaz mı?’ sorusundan daha radikal biçimde ele alınmalıdır. Bugünün sorusu ‘federasyondan azı Kürt halkını tatmin eder mi etmez mi?’ olmalıdır. Çünkü açıklamaya çalıştığım gibi geçmişten beri var olagelen farklı yaşam formları meşru hasımlar olarak addedilemez bir noktadalar, binlerce cana mal olan savaş ne yazık ki iki tarafın da zihinsel dünyasının, diğer taraf ile doğal bir ilişkiye girmesini mevcut şartlar altında engellemekte. Dolayısı ile Türklerin ve Kürtlerin tekrar sağlıklı br ilişki kurabilmesinin yolu –daha makul bir öneri ortaya atılmadığı sürece- federasyon gibi görünmektedir.
 
Diyalog çağrıları son derece önemli elbette ve desteklenmesi gerekiyor fakat gün gibi ortada olan tarafların masaya sonuç elde etmek için gidecek olması. Yani ‘iletişimsel’ bir müzakere sürecinin daha başlamadan bitecek olması. Ancak sorunun çözümü için diyaloğun işaret edilmesinde yine de fayda var. Çünkü T.C’yi temsilen masaya gidecek olan hükümetin sadece masaya oturuyor olması dahi Kürt realitesinin, Kürt iktidar alanının devlet tarafından resmen kabulü olacaktır. Bu sebeple devletin açıktan bir diyaloğa ‘evet’ demesinin Kürtler açısından tek muhtemel tatmin edici adım olmasının sebebi, en azından federasyona giden sürecin başlaması olabilir.   

Sonuç olarak Türkiyeli sosyalistlerin yaşananları okumakta maalesef sıkıntılar yaşadığını düşünüyorum. Savaşın sona ermesi tabi ki hepimizin temennisi. Ancak arzu edilen diyalog zemini takdir edersiniz ki sihirli değnek değil. Sol cenahta ve demokrat çevrelerde sık sık dile gelen ‘farklılıklarımızla bir arada yaşamak’ isteğinin içinin doldurulması gerekiyor. Diyalog önemli bir adım ama demokratik gelişkinliğimizin bir sonucu ya da T.C devletinin bir lütfu değil aksine bu savaşın sürdürülemez bir hal almasının sonucu. İşte bu anlamda kavga etmekten yorulmuş kardeşlerin, birbirlerinin iktidar alanını tanıması yani aynı evde ama farklı odalarda kalması, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın en gerçekçi formülü olabilir.
 
 


[i] Federasyonu Düşünmek, Tanıl Bora, Birikim, Sayı 256-257
[ii] On the Pragmatics of Communication p.106 - 111, J.Habermas, MIT Press, 4/2000
[iii] Siyasal Üzerine,p.63, Chantal Mouffe, İletişim
[iv] Philosophical Investigations, p.10, Ludwig Wittgenstein, Blackwell Publishing 2001

 

 

http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=674&makale=Federasyon

Kürtler Türklerden Ne İstiyor(du) Ya da Tersi ?

Kürtler Türklerden Ne İstiyor(du) Ya da Tersi?

I.

Türkiye’de Kürtler ne istiyor sorusuna verilebilecek ilk cevap; Kürtlerin bu isteklerinin tarihsel ve konjonktürel şartlar çerçevesinde değişe geldiğidir. Başka bir ifadeyle, Kürtlerin istekleri hiçbir zaman bir noktada sabit kalmamıştır. Buna rağmen, Kürtlerin talepleri arasında ciddi bir devamlılıktan da söz edilebilir. Bu devamlılık aslında, Kürtlerin ne istemediklerini ortaya koymaktadır. Musa Anter anılarında, asimilasyon politikalarını kendi örneğinde şöyle özetlemektedir: “…ama benim üzerimde çalışan acemiler; beni sözde kanserli bir vücuttan peşin kararla aldılar ve ancak kırk sene sonra habis bir kanser uru olmadığıma karar verdiler. Bu karar verilinceye kadar da vücudum delik deşik edildi…”(s.18) Aslında bugün karşı karşıya kaldığımız sonuç, bu delik deşik edilmiş vücudu: Kürtçenin ve Kürt kültürünün içinde olduğu durumu çok iyi örneklendirmektedir.
 
Burada Cumhuriyetin erken döneminde yazılan bazı çalışmalara dönmemiz faydalı olacaktır. Doktor Şükrü Mehmed Sekban’ın, 1923 yılında Kürtler Türklerden ne istiyor? başlıklı açık mektubunun yanında, Celadet Ali Bedirxan’in 1933’teki Mustafa Kemal’e Mektup ve Mustafa Remzi Bucak’ın İsmet İnönü’ye Mektup çalışmalarında ve bunlar gibi birçok örnekte, vurgulanan temalar arasında önemli benzerlikler vardır. Özetle: “Kürtlerin Türkleştirilmesinin mümkün ve faydalı olmayacağı, Asimilasyon politikasının tutmayacağı, Türklerle beraber yaşanılan, fakat Kürt, Türk birdir ve Kürt aslında Türktür demenin tarihi ve gerçekleri açıkça çarpıttığı, Kürtlerin Kürtlüklerinin hem etnik hem de dilsel olarak tanınması gerektiği, idari olarak otonomi gibi bir siyasi yapıya da vurgu yapan talepler ve tespitler.” Bu talepler daha çok etnokültürel ve etnomilliyetçi tonlar yansıtmaktadır. Fakat akılda tutulması gereken bir şey var ki o da; etnokültürel taleplerin gerek II. Meşrutiyet’in gerekse de Cumhuriyet’in ilk günlerinden, günümüze kadar bir devamlılık gösterdiğidir. Başka bir ifadeyle, Kürtlük en azından kültürel olarak, sanıldığının aksine, ne yeni rejimde ne de eskisinde ‘yok olmuş’ bir şey olmadı. Bunun dışa vurumu, önü kapanmaya çalışıldığı her girişimde, kendisini faklı bir biçimde ve tonda gösterip bugünlere geldi. Yukarıdaki bütün örneklerde açıkça öne sürülen şey, Türklerle yaşarken, Kürtlüğün muhafaza edilmesine ve yaşatılmasına izin verilmesidir. Başka bir ifadeyle, Kürtlüğün tanınmasıdır.
 
Bu talepler arasında bağımsızlık, bağımsız bir Kürdistan talebi ise Kürt Teali Cemiyeti (1918), Azadi (1923) ve Xoybun(1927) gibi örgütlerin amaçlarından biri olmuşsa da, bunlar Türkiye siyasetinin tedrici olarak yöneldiği istikamet doğrultusunda, kendi dışındaki hiçbir tahayyül dünyasının kabul edilmediği, 1924’ten sonra kendisini daha çok hissettirecektir. Bu istikamet, Azadi örgütünün belirttiği gibi,“hem iki milleti bir arada tutan İslam gibi önemli bir bağın (Halifeliğin örneğin) siyasetten men edilmesi hem de Kürtçenin okullarda ve mahkemelerde kullanılmasının, Kürtçe eğitimin yasaklanmasının, özellikle idarenin Türkleştirilmesiyle beraber, Kemalist Yönetimin, Türklükle artık tek aktör olma yönündeki otoriter ve dışlayıcı tutumuyla birlikte,” (Aktaran; Bruinessen, s.282–3) Kürtlerin kısmen de olsa inisiyatif sahibi olabilecekleri, ülke siyasetinde yer alabilecekleri bir olasılığın, tıpkı Terakki Perver Halk Fırkası (1924) örneğinde olduğu gibi, ortadan kalktığı bir sürecin de facto başlangıcıydı. Belirtildiği gibi, talepler arasında kesin sınırların olmadığı Azadi’nin yukarıdaki, etnodinsel ve etnokültürel taleplerin alaşım şeklinde durduğu bakış açısında daha açık görünmektedir.
 
Çok partili dönemden başlayarak, çekimser bir dille de olsa, erken dönemdeki taleplerle aynı doğrultuda, önce Doğulular sonra Kürt Solu olarak da anılacak olan, 1960’lı ve 1970’li yıllarda Türk solu ile yapılan dirsek temasıyla zenginleşen bir dille, Kürt gruplarının ekseriyetteki talepleri, radikal bazı grupların dışında, 1920’lerdekiyle benzer olacaktır. Bunlar genel olarak, etnokültürel çerçevede kalacaklardır. Hamit Bozarslan’ın vurguladığı gibi “TİP ve Fikir Kulüpleri Federasyonu ile Dev-Genç’te ifadesini bulan Türk Solu’nun yanında merkezini Barzani hareketinin oluşturduğu Ortadoğu Kürt hareketiyle” yeniden siyasal alanda boy gösteren Kürt Meselesi içinde Kürdi taleplerle; Ekonomik ve Sosyal tedbirleri kabul etmekle beraber, bunun kültürel ve etnik boyutlarının da hesaba katılması; tanınması gerektiği savunulacak, güya bunu kabul etti diye, Türk parlamento tarihinin en önemli partilerinden TİP, bu sebeple 1971’de kapatılacaktır. Fakat 12 Mart’tan sonra, Türk Sosyalistlerinde görüldüğü bir benzerlikle radikalleşen ve tüm enerjisini parlamento dışı bir muhalefet ve çözümler üzerine tüketen, “1974–1980 yılları arasında kurulan Kürt örgütlerinin istisnasız tümü, “Kürdistan”ı Türkiye’den ayrı bir ülke, dört devlet arasında paylaşılmış bir sömürge olarak kabul edecekti.” (Bozarslan, s.1180–1181).
 
Bu durum bir süreklilikten ziyade, ara bir tarih okuması olarak cereyan etti. Nitekim bunların hacim ve güç olarak en büyük olanı, PKK bile daha 1990’lara girmeden bu tür bir tarih okumasından vazgeçmek zorunda kalacaktı. Siyasi partiler mezarlığı Türkiye’nin, kurulan HEP-DEP-HADEP-DEHAP gibi siyasal partilere sunduğu siyasal alanın darlığı; meselenin bölücülük ve terör dışında başka hiçbir çerçeveye oturtulmaması, meseleye bir kördüğüm daha atmaktan başka bir sonuç yaratmamıştır. Örneğin, 2003’te kapatılan HADEP, kendisini demokrasiden yana olan herkesin partisi olarak tanımladıktan sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik olamayışının yol açtığı temel sorunlardan birini; “Kürt sorununa çözüm getirmeyen inkâr, ret, asimilasyon ve zor politikalarında ısrar edilmesi, dolayısıyla sorunun çözümsüzlüğe terk edilmesi” olarak tanımlamıştır. Fakat kapatılma gerekçesi ve partinin duruşu sadece bölücülük ve terör olarak gösterilmiştir.
 
II.
 
Doktor Mehmet Şükrü Sekban, 1923 yılında ayrıca şu uyarıyı yapmaktadır: “her ne kadar, hükümet ve Fırka-i İttihadiye mühimsemek istemedilerse de, hatta zahiren mevcudiyetlerini bile inkâr etmek isteseler de Arnavutluk ve Arablık meselelerinin Hükümet-i Osmaniye’ye neye mal oldukları meydandadır…” Kürtlerin dinlenilmesi gerektiği ve onların bir sürüden ibaret olmadığını belirten Sekban gibi Celadet Bedirxan da, özellikle dil konusunda Kürtlerin ve dolayısıyla Kürtçenin varlığının tanınmasının gerekliliğinden, kamusal alanda ifade edilmesi, okullarda öğretilmesi gerektiğinden uzunca bahsetmektedir. Bu değerlendirmeler ve talepler, görüldüğü gibi bugün öne sürülenlerden hiç farklı değildir. Kürtler (en azından talepleri olanlar), Cumhuriyetin ilk günlerinden beri, kamusal ve özel alanda tanınmak ve Kürtlüklerini, “Kürtçe” yaşamayı talep etmektedir. Bunun dışında, Türkleştirmeye onunla karşılaştıkları oranda karşı çıkmaktadır. Mehmed Uzun’un da belirttiği gibi, “yapılmaya çalışılan her şey; Türkiye özelinde, Kürtlerin Türkleşmediği, Kürtlerin, sanıldığının aksine, Kürt olarak, gizil veya açık hep direne gelmişlerdir.” Aslında erken dönem Cumhuriyetten başlayarak vardığımız sonuç: Kürtlerin net bir şekilde ne istemediklerini açıkça gösteriyor. Buna rağmen, sonraki dönemlerde yaratılan milliyetçilik mitleri ve tarihyazımıyla ne kadar çok öncelerden başlatılarak getirilse de, oldukça modern olan, kendini tanımlama (Self-identification) ve kendinin farkında olma (Self-awareness) sürecinden bağımsız olmasa bile, tüm bu gelişmeler modern anlamda bir Kürt kimliğinin doğmasını sağlayacaktır.
 
Sosyal meselelerin 1980’lere kadar modernizm paradigması çerçevesinde; kimlik ve kültürel öğeleri çok da kapsamadan, bütün dünyada monotip bir analizin sınırları dâhilinde okunduğu gerçekliğini göz ardı etmemekle birlikte, Ulus-devletlerin meşruiyet zeminlerinin ve kurucu bileşenlerinin bundan çok zaman önce, 1960’larda doruğa çıkacak biçimde, yapıldığını hatırlatmakta fayda vardır. Benzer şey Türkiye’de de yapılmasına rağmen, çağdaşlarından farklı olarak, Türkiye’dekiler siyasal spektrum içinde kendilerine ve özellikle kullanmış oldukları dile yer bulamayacak ve illegal ilan edileceklerdi. Bunun dışında da hâkim söylemden de birçok nedenden dolayı bağlarını bir türlü kurtaramayacaklardı. Bugün, bu legal sınırlar kısmen kaldırılmış, hâkim söylem nüfuz alanını eskiye nazaran yitirmiştir. Başka bir deyişle, bugün doğrunun kendisi olmasa bile, kabul edilen yanlış-lar değişmiştir. Fakat halen değişmekte direnen kişiler, klişeler ve mantaliteler vardır. İşte sosyal olguların anlaşılmasında önümüzü tıkayan da bunlardır.
 
Burada, mevcut tarihyazımının yardımıyla “Kürtler ne istiyor” sorusuna cevap bulmanın imkânsızlığı ve bulunacak cevabın ne kadar makul olabileceği sorulmalıdır. Tabii ki, bu tarihyazımının bir diyalektiğini yapmak bu yazıda mümkün değil. Fakat Kürt taleplerine yaklaşımı açısından, mevcut söylemin kullanmış olduğu retoriğin analiz edilmesi gerekmektedir. Özetle belirtmek gerekirse; mevcut tarihyazımının, a) 1920–1938 arasındaki Kürt isyanlarına, bunların birçok özelliğinden belli bazılarına (bağımsız Kürdistan gibi) ve içeriğinin dışında olup olmadığı tartışmalı olan gericilik, dış güçlerin kışkırtması, Türkün varlığını imha ve tehdit unsurları gibi özelliklerine b) 1950–1980 yılları arasında ekonomik geri kalmışlık ve ekonomik entegrasyon eksikliği sorununa c) yine benzer sıfatlardan hareket ederek, 1980 sonrasında sadece PKK’ya ve onun silahlı eylemlerine vurgu yapmasının altında yatan nedenlerden dolayı buna verilecek makul bir cevabının olmadığı ileri sürülebilir.
 
Yukarıdaki tarzda bir tanımlama ve tanıtma, Kürt, Kürt meselesi ve buna paralel olarak Kürdi talepler yoktur diye somutlanabilecek çok boyutlu yaklaşımları içermektedir. Mevcut tarihyazımı yukarıdaki özellikleyle, Kürt meselesini ele alırken bir nevi, neden sonuç dikotomisi yaratarak, sıradan vatandaşlara da sürekli şunu anımsatmaktadır: bakiniz, Kürt meselesi ve Kürdi talepler yoktur. Böyle bir söylemin altındaki talepler açıkça gördüğünüz (gösterdiğimiz) gibi, devleti bölmeyi, yok etmeyi amaçladığı için, bir güvenlik ve tehdit sorunu yaratmakla beraber, kendilerine Kürt denilen vatandaşların böyle talepleri de yoktur, bunlar başka kanallarla, çarpıtılmış bir şekilde onlarınmış gibi sunulmaktadır, denmektedir.
 
Sözü fazla uzatmadan özetlemek gerekirse, Kürtlerin ne istediklerini anlamak istiyorsak; Kürde rağmen Kürt için, Kürtlerin adına Kürtlük, ümmetin birliği için, Türklük neyimize yetmiyor gibi söylemlerin dışında bir paradigmaya, zihinsel bir temizliğe ihtiyaç var. Bu, Türkiye’de en çok münevver ve yarı-münevverlerin ihtiyaç duyduğu bir gereksinimdir. Zira gelinen nokta, hiç olmazsa Kürtlerin ister aleni isterse de örtülü olsun, neyi istemediklerini açıkça göstermektedir. Hem Sekban’ın hem de Bedirxan’ın çok önce işaret ettiği girift siyasi yönelimin sonuçlarının en azından ders verici olması gerekmektedir. Toynbee’nin 1925’te vurguladığı, “Türk Hükümeti… Kürtlerle ve onları huzursuzluğa iten sebeplerle uğraşırken gerekecek siyasi aklı ve yargılama hassasiyetini gösterememiştir” (Jwaideh, s.411) saptaması en azından bu tarihsel süreklilik; bu yanlış okuma için küçük bir örnek olmalıdır. Bundan sonra alınacak yolda, benzer bir eğilimle, danışmadan, sormadan, birilerini dâhil edip, birilerini kabul etmeden: Tepeden İnmeci, bahşedici ve altyapısal gereklilikleri hesaba katmadan yapılacak her şeyin bizi çok fazla bir yere götürmeyeceği de aşikârdır.
 
III.
 
Kürtlerin inkârının dayandırıldığı nedenler, kökleri Osmanlıya kadar giden, devletin toplumdaki tartışmasız yeriyle birlikte ele alındığında sonuç çok daha vahim olmaktadır. Çünkü yapılan propaganda, Kürtlerin devlete direk bir tehdit oldukları, yani Kürtlerin, devleti, doğal olarak da toplumun en çok saygı gösterilen, yüceltilen ortak varlığını, bir şekilde de toplumun kendisini, ortadan kaldırmayı amaçladıkları şeklindedir. Durum böyle olunca, yani tarih ideolojik bir aygıt olarak hegemonya alanını daimi kılmak için kullanılınca, durumun topluma yansıması ve sosyolojik vaziyeti de oldukça vahim görülmektedir. Kısacası, kuruluş döneminin Sevr Sendromu, ve bugün kısmen atılmış olan Soğuk Savaş Sendromu olarak bilinen histeri halinde devam eden absürt bir yanılsama olarak, tarih, yanlış okunmakta ve okutulmaktadır. Bugün ayrıca kısmen azalmış gibi görünse de, özellikle Kürtler sözkonusu olduğunda, “inkâr” yanında vurgulanması gereken en önemli siyasa “tehdit”tir. Genel olarak bütün topluma, özel olarak bu Türkleştirme politikalarını kabul etmeyen talep sahiplerine Cumhuriyetin ilk günlerinden bugüne devam eden bir “ gözünü korkutma” politikası halen devam etmektedir. Bunu, Cemal Gürsel’in, birçok kişinin demokrasinin zirve dönemi veya “aşırı özgürlükler” dönemi dedikleri 1960 askeri darbesinden sonrasında Kürtlere hak gördüğü, şu “demokratik” tutumla en güzel örneklendirebiliriz: “ Eğer ‘Dağ Türkleri’ sessiz durmazsa, Ordu köylerini ve kasabalarını bombalayıp yerin dibine koymaktan çekinmeyecektir. Öyle bir kan banyosu olacak ki orada, onlar ve ülkeleri onun içinde yüzeceklerdir…”(Aktaran; Özcan, s.86).
 
Kürt meselesinin başlangıçta sosyoekonomik şimdi ise buna ek olarak güvenlik boyutlarının olmasına rağmen, ne Ziya Gökalp’ın kademeli, evrimci sosyalizasyon önerisi, Mahmut Esat Bozkurt, İsmet İnönü gibi Tek-Parti dönemi müfritlerinin hemen şimdi, devrimci asimilasyoncu önerileri, ne de daha geçen haftalarda hükümetin savunduğu sosyal proje önerileri çare getirmeyecek, aksine bu meseleyi anlamaya çalışan herkese sürekli şu soruyu sorduracaktı: Kürtler neden hala Direnmekte? Bu neden sorusuna cevap vermek muhakkak ki kolay ve basit değildir. Fakat “Kemalist ulus-devlet projesinin, Türkiye’de Kürt toplumunun dışında kalan toplumsal grupları Türklük çevresinde toplamasında, genel olarak başarılı olmasına rağmen” (Çagaptay, s.123), Kürtlere benzeri bir getirisi olmadığı için, cevabın çoğunluğunu Türkleştirme politikasıyla, Kürtlük üzerindeki baskının oluşturduğu, su götürmez tarihsel bir gerçekliktir.
 
Sonuç olarak, bugün Kürt meselesiyle ilgili çok yol kat edildiği doğrudur. En azından Kürtlerin tümüne yönelik direk “tehdit” ve “göz korkutma” politikası ne 30’lardaki; “Türk süngüsünün,” ne 60’lardaki; “Türk bombardımanın” ne de 90’lardaki; “Türk F-16’larının” görülmesiyle Kürt meselesinin de yok olacağı şeklindeki ilkel zihniyet, bugünlerde o kadar aleni değildir. Fakat Kürt meselesinde kat edilen yol değerlendirildiğinde genellikle şöyle bir izah biçimi de kullanılmaktadır: bakın, daha az zaman önce bunlar birer tabu, ondan da önce yoklardı bile… İyi bir şey yaptığını zanneden bu mantık sahipleri, hem geçmişi ele verip hem de karşılaştırmanın geriye doğru değil, çevreye, mevcut durumlara ve o anki zamana göre yapılması gerektiğini gözden kaçırmaktadır. Bunu özellikle de Tek Parti döneminin ihyasını ve devamlılığını isteyen ilerlemeci aydınlar yapınca; e o zaman ne hacet vardı Cumhuriyete? Zaten siyasal ve kültürel olarak Tanzimat’tan beri bir gelişme yok muydu? Medeni toplumları, çağı yakalamanın hilesi nerede o zaman? diye sormadan edemiyor insan. Benzer şekilde, İslam’ı ve Türklüğü o kadar iç içe girmiş bir Türk-İslam ümmetçi yaklaşımının en az ilerlemeci aydınlar kadar kapsayıcı, mantık sahiplerine de; “Allah Kürdü Müslüman’dan korusun” diyesi geliyor insanın. Son olarak ise Suavi Aydın’ın belirttiği gibi,  “Kürt talepleri karşısında, ‘Kürt ve Türk şovenizmi’ biçiminde, Kürt talepleri ile MHP tarzı Türk milliyetçiliğini aynılaştırarak; böylelikle de suret-i haktan görünüp milliyetçiliklere karşı ‘soldan’ aynı mesafede duruyor izlenimi veren” (Aydın, s.477) TC Solu’nada aslında benzer sorular sorulabilir.
 
Referanslar:
Anter, Musa (1999). Hatıralarım 1–2, İstanbul: Avesta Yayınları.
 
Aydın, Suavi, (2002). “Sosyalizm ve Milliyetçilik: Galiyefizmden Kemalizme Türkiye’de “Üçüncü Yol” arayışları,”  Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, cilt:4 Milliyetçilik, içinde, (editör) Tanıl Bora, İstanbul: İletişim, s. 438–482 
 
Bayrak, Mehmet (haz.), (1994). Açık-Gizli / Resmi-Gayri resmi Kürdoloji Belgeleri, Ankara: Özge Yayıncılık,
 
Bedirxan, Celadet Ali, (1933). Bir Kürt Aydınından Mustafa Kemal’e Mektup, İstanbul: Doz, 1992
 
Bozarslan, Hamit, (2008). “Türkiye’de Kürt Sol Hareketi” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt. 8 Sol, içinde, (editör) Murat Gültekingil, İstanbul: İletişim, 2. Baskı, s.1169–1207
 
Bruinessen,Martin van, (1992). Agha, Shaikh and State; the Social and Political Structures of Kurdistan, London and New Jersey: Zed Books Ltd.
 
Bucak, Mustafa Remzi, (1965). Bir Kürt Aydınından İsmet İnönü’ye Mektup, İstanbul: Doz, 1991
 
Çagaptay, Soner, (2006). Islam, Secularism, and Nationalism in Modern Turkey; who is a Turk, Routledge.
 
Jwaideh, Wadie, (2007). Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi; Kökenleri ve Gelişimi, İstanbul: İletişim, 4. Baskı.
 
Özcan, Ali Kemal, (2006). Turkey’s Kurds; A Theoretical Analysis of the PKK and Abdullah Ocalan, London and New York: Routledge.
 
Sekban, Şükrü Mehmet (1923), “Kürdler Türklerden ne istiyorlar? Nafi’a vekili Diyarkabir meb’usu Feyzi beye doktor Şükrü Mehmed beyin bir mektubu,” Mehmet Bayrak (haz.) Açık-Gizli / Resmi-Gayri resmi Kürdoloji Belgeleri,içinde,  Ankara: Özge Yayıncılık, 1994,
 
Uzun, Mehmed, (2003). Zincirlenmiş Zamanlar, Zincirlenmiş Sözcükler, İstanbul: Gendaş A.Ş.

 

 

http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=528&makale=Kürtler

Yılmaz GÜNEY'den...

 

 Arkadaş                          

Bir kıvılcım düşer önce,
Büyür yavaş yavaş,
Bir bakarsın volkan olmuş,yanmışsın arkadaş...
Dolduramaz boşluğunu ne ana, ne kardaş,
Bu en güzel, bu en sıcak duygudur arkadaş...
Ortak olmak her sevince, her derde kedere,
Ve yürümek ömürboyu,
Beraberce elele...
Olmasın hiç,
O ta içten gülen gözlerde yaş,
bir gün yollarımız ayrılsa bile arkadaş...

Yılmaz Güney

 

 Bu Alemde Kral Tanımam!

Sen hiç ölümün gölgesinde özgürlügü yaşadınmı
Bir garibanın elinden tutupta hiç kadere rest çektinmi
Alçağın adisine ispiyoncusuna kurşun yağdırdınmı
Dedim ya gülüm ben bu alemde kral tanımam

Sen zevkini sefanı sürerken ben hayat okulunu okuyordum
Sen elin cilalı mermer taşlarında kibar beylerlen dans ederken
Ben hergün azraillen dans ediyordum
Dedim ya gülüm ben bu alemde kral tanımam

Sen sıcak yatağında rahat uyurken
Ben ise parçalanmış vucudumun acısıyla mahkeme duvarlarına
Yaslanmış,gelmeyi bilmiyen karanlığı bekliyordum
Dedim ya gülüm ben bu alemde kral tanımam

İdam sehpasında bir mahkum yaşamayı ne kadar çok istiyorsa
Bende seni o kadar çok seviyorum..
Aşıma katmadım haram,güzel çirkin aramam
Yanlış yapanı tanımam... bu senin içinde geçerlidir gülüm
Dedim ya gülüm ben bu alemde kral tanımam..!

Yılmaz Güney

 

 

 Canım, Sevdiğim, Yüreğim

Bu duvarlar yetmiyor bizi ayırmaya bilesin...
Bu parmaklıklar, bu demir kapılar, bu hava, inan...
Bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü,
Bazen bir serçe kadar güçsüzsem, bir nedeni vardır...
Hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu.
Hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi.
Güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdiğim.
Damla damla birikiyor insan.
Damla damla sevgili...
Bir gün akıp gideceğiz hayata...
Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar bilesin.
Benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur...
Ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde.

Yılmaz Güney

 

 

 Eskiden Bilmezdim Yalnızlığı

Eskiden bilmezdim yalnızlığı
Bir ağaç nasıl yalnız değilse ormanında
Bir çiçek kendi dalında
Eskiden bilmezdim yalnızlığı

Yalnızlığın içinde
Şimdi yalnız, yalnız mıyım
Kopuk muyum dalımdan
Uzağında mı kaldım ormanın

Yılmaz Güney

 

 

 

Hayat Bize

...hayat bize
mutlu olma şansı
vermedi sevgili
biz kendimizden
başka herkesin
üzüntüsünü üzüntümüz,
acısını acımız yaptık
çünkü. Dünyanın öbür
ucunda hiç tanımadığımız
bir insanın göz yaşı bile
içimizi parçaladı. Kedilere
ağladık, kuşların yasını tuttuk...
Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat
karşısında bizi zayıf yaptı. Aslında
ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili...
Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine
üzülebilmek ve çare aramak. Ben bütün
hayatımda hep üzüldüm, hep yandım.
Yaşamak ne güzeldir be sevgili...Sevinerek,
severek, sevilerek, düşünerek... Ve o
vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın...

Yılmaz Güney